31 Ekim 2008 Cuma

Hikmet ve Hz. Lokman

Dr. Selman KUZU
Yeni Umit 74, Ekim 2006


Hikmet (حِكْمَةٌ), tek manalı bir kelime değil; hem din hem ahlâk hem de felsefe alanında kullanılan geniş kapsamlı bir terimdir. Çoğulu “hikem” (حِكَمٌ) şeklinde gelmektedir. Âdilane yargıda bulunmak, iyileştirmek gayesiyle menetmek, zulümden alıkoymak manalarına gelen “hükm” (حُكْمٌ) mastarından gelen bir isimdir. 1 Hakîm de, “hikmet sahibi” 2 demektir. Hikmetin adaletli ve dengeli davranma manalarıyla irtibatından dolayı; “Racülün hakîm” (رَجُلٌ حَكِيمٌ) yani, “hakîm adam” dendiğinde, “adâlet sahibi kimse” de akla gelmektedir. 3 İbn Düreyd’e göre bunun için hükmünde âdil olan kimseye “Hakem” denilmektedir. 4 Allah’ın “Hakîm” olması da hükmün, O’na ait oluşunu5 ve kararlarında daima hikmet ve adâlet sahibi olduğunu ifade etmektedir. 6 İnsanlar arasında “hakem”in veya “hâkim”in de yaptığı iş, zulme mani olmak yani adâleti gerçekleştirmektir. 7 Hkm (حَكَمَ) fiil kökünden, kelime if’al babından (اَحْكَمَ الاَمْرَ) “işi sağlam yapmak” 8 manasında da kullanılmaktadır. Bu anlamda, hikmetin ihkâmla bağlantısı sebebiyle “hakîm” kelimesine, “işleri gerektiği gibi sağlam ve kusursuz yapan” 9 anlamı da verilmiştir.


Kur’ân-ı Kerim’de, hakîm ismi, peygamberler dahil insanlar için kullanılmamaktadır. Fakat peygamberlere hikmet verildiği gibi, insanlara da hikmet verildiği/verilebileceği genel olarak şöyle belirtilmektedir:

“O, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet nasip edilmişse doğrusu, büyük bir hayra mazhar olmuştur.” (Bakara, 2/269) İslâm âlimleri, bu âyette geçen hikmet terimini çeşitli şekillerde tanımlamışlardır. 10 Hamdi Yazır, bu âyette hikmete verilen manaları yirmi üç madde halinde tespit etmiştir. 11

Hikmet Faydalı İlimdir
Hikmet hakkındaki ayet ve hadislerin muhtevasından anlıyoruz ki o, insanı her zaman isabetli düşünmeye, isabetli karar vermeye ve buna göre davranmaya sevk eden derin ve faydalı ilimdir. Bu ilmi Allah, dilediğine verir. Fakat böyle bir ilim başlangıçta ancak düşüncenin ürünü olacağından yüce Allah; “Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve düşünürler.” buyurmuştur. Allah, kötülükleri engelleyecek, faydaları sağlayacak sebepleri ve hikmetleri, hükümranlıkları, gerçeğin bilgisini, iradeye bağlı olan sevap kazandıracak işleri yapabilme gücünü ve faydalı şeyler yapmayı sadece kendine ait kılmaz. Akıl sahiplerinden dilediğine de verir. “Her kime hikmet verilirse, o muhakkak ki, birçok hayra erdirilmiş olur.” Fakat aklı temiz, özü sağlam olanlardan başkası bunu düşünemez. Hak ile doğrunun ne olduğunu, ne kendisi düşünüp hatırlar, ne de uyarı kabul eder. Bizzat Allah, âyetiyle ihtar edip uyarır da, o yine aklını başına almaz, aklını yormayınca da ilâhî hikmetten faydalanamaz. Demek ki hikmete ermek için vermek yetmez, almak da gereklidir. Veren Allah, keremi geniş olduğundan herhangi bir şarta bağlı ve muhtaç değildir. Ama alacak olan kul şarta bağlıdır. Hikmete ermenin başlangıcı da düşünmedir. Bu da temiz akıl ve temiz kalp ile olur. 12


Dolayıyla Kur’ân’ın kastettiği hikmet, bir yığın felsefî nazariyat olamaz. Asırlarca insanların zihinlerini boş yere uğraştırmış ve dalalet vadilerine sürüklemiş; hakikati ararken hakikatten uzaklaştırmış olan bu tür nazariyattan kaçınmayı, Resûlü Ekrem (s.a.s.) bize tavsiye etmektedir: “Faydalı ilim isteyiniz, yararsız ilimden Allah’a sığınınız.” 13 Bundan dolayıdır ki İslâm âlimleri hikmeti tanımlarken, mutlaka “amelle birlikte bulunan ilim” yani pratiğe dönüşen, bütün davranışlarımıza yön veren, tek kelimeyle hayata hakîm bir ilim düşüncesi üzerinde ısrarla durmuşlardır.

Kur’ân-ı Hakîm’de ilim ve hikmete çok değer verilmiş ve inananlar öğrenmeye ve hikmeti elde etmeye teşvik edilmiştir. Kur’ân’da ilimden bahseden âyet sayısı yedi yüz elliye varır. Yüce Kitabımız, âlimi görür; cahili kör kabul eder. “..Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selim sahipleri, sağduyulu olanlar düşünüp ibret alır.” (Zümer, 39/9) buyurarak bilen ve bilmeyeni, bu konuda gayreti olanla olmayanı birbirinden ayırır. Bilenleri, daima bilmeyenlerden, bildikleri ölçüde üstün tutar. “..Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tâzim ederler.” (Fatır, 35/28) ayetiyle, bilen ve bildiği ile amel eden; ilim ve hikmet ehlinin ulaşabileceği seviyeyi nazara verir. Allah’tan hakkıyla korkanların, ancak âlim kulları olduğu hatırlatılır. Bu korku ve haşyet ise hadiste ifade edildiği üzere hikmetin başıdır: “Hikmetin başı Allah korkusudur.” 14

İşte Kur’ân’ın istediği ilim, boş nazariyat değil, insanın iç dünyasını aydınlatan dinî bilgi ve dış dünyasını aydınlatan müspet ilimdir. Zira “vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.” 15 Hakikat hikmetin, hikmet de hakikatin ta kendisidir. Yüce Allah: “Evet, Biz ileride onlara ayetlerimizi (delillerimizi) gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz.” (Fussılet, 41/53) Yani insanlar “hangi ilmin hangi dalında ihtisas yapmaya çalışırlarsa çalışsınlar, açık ve seçik olarak âfâktaki ve kendi nefislerindeki âyetlerimizi onlara göstereceğiz. Mâhiyet-i insaniyetin abes olmadığını, gelişigüzel gelmediğini, bu mevzûda ortaya atılan faraziye ve hipotezlerin ciddi bir dayanağı bulunmadığını, insan muammasının altında bir kısım hakikatler ve zaman içinde keşfedilecek sonsuz hikmetler varolduğunu ilim onlara söyleyecek; onlar da bu hakikat ve hikmetleri kendi nefislerinde hissedeceklerdir. Hak ve hikmet, onlar için apaçık ortaya çıkacak ve onlar da anlayacaklar.” 16 İnsan, kendi iç âlemindeki tefekküründe en ince noktalara varıncaya kadar derinlemesine araştırma yaptığı zaman, kendi maddi vücudu üzerinde ilahi sanatların tezahüründen başka, Yaratıcısının kendisine vermiş olduğu manevi duygu ve kabiliyetleri de yakından tanıma imkanını elde eder. Bu sayede sahip olduğu duygu ve kabiliyetleri yerli yerince ve isabetli kullanmaya (hikmet) muvaffak olur. “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” sözü, bu tefekkür faaliyetinin en önemli neticesini beyan eder. Bu şekilde yapılan bir enfûsî tefekkürün, insanı hikmetin mebdei tevhide götürmesi tabiidir. Çünkü: “İnsan, öyle bir nüsha-i camiadır ki Cenab-ı Hak, bütün esmasını insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.” 17

Kur’ân, enfüsü ve âfakı, yani iç dünyamızı ve içinde yaşadığımız dış âlemi bilgi ve hikmetin iki temel kaynağı saymıştır. Güneşi, ayı, gölgenin uzamasını, gecenin ve gündüzün değişmesini; insanın yaratılışını; renklerinin ve dillerinin çeşitlenmesini, hasılı insanın duyu alanına giren varlıkları ve tabiatta olup biten vs.. bütün olayları; Allah’ın varlığının, kudretinin ve hikmetinin âyetleri (işaretleri) olarak görür/gösterir. Müslümanların görevi, bu âyetleri derince düşünüp incelemek ve anlamak (fıkh anlamında hikmet), bunların yanından körü körüne geçip gitmemektir: “Göklerde ve yerde Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini, hikmetini gösteren nice deliller vardır ki insanlar yanından geçip gittikleri halde yüzlerini çevirdiklerinden farkına varmazlar.” (Yusuf, 12/105)

Niçin Kur’ân, insanın gözünü tabiata ve tabiatta olup-biten veya olmaya devam eden hadiselere çeviriyor? Çünkü Allah’ın kanunları, her zaman birbirini takip eden bu varoluş ve zahiren yok oluşlarda tecellî etmektedir. Bu kanunlar üzerinde düşünen ve kanunu koyan Yüce Yaratıcının tecelliyatını keşfedenler; varlığı daha iyi tanıyıp hakikatle yüz yüze geleceklerinden, Allah’ın kudretini daha iyi anlayıp, O’na layıkıyla saygı gösterecekleri gibi tabiata da yine onun adına hâkim olurlar. İnsanoğlu yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Kendisine eşyaya müdahale hakkı verilmiş bir üstün varlıktır. Tabiat onun hizmetine amade yaratılmıştır. Ancak insan başta akıl olmak üzere sahip olduğu bütün donanımını isabetli kullanarak hem özünde varolan, fıtratının derinliklerinde saklı bulunan yüce değerleri keşfetmesi hem de mikro-makro bütün varlıkların esrarını bilmesi (hikmet) lâzımdır ki tabiata hâkim olabilsin. Zira tabiata tam hâkim olabilmek ilim ve hikmet işidir. Sadece ilmi değil, ilimle birlikte hikmeti de elinde tutan, hakiki manada güce ulaşır ve hikmetle hâkim olabilir. Hakîm olarak, sahip olduğu güç ve imkanları daha faydalı ve daha isabetli kullanabilir. Bu durumda sahip olduğu madde ve güç ona değil, o maddeye ve güce hâkim olur. Diğer bir ifadeyle ancak hikmetli hâkimiyet, sahip olduğu kuvvetleri heva ve heveslere göre değil, hakkın emri ve rızası istikametinde kullanabilir. İnsanları her çeşit zulüm ve yanlışlardan alıkoyar, uzaklaştırır. Bu da hikmetin adilane hüküm vermek, iyileştirmek gayesiyle menetmek, zulümden alıkoymak manalarıyla içicedir. İnsanoğlunun hak ve adalet anlayışına dayalı hilafet görevini tam temsili de ancak bununla mümkündür. Bunun için, Kur’ân’ın emrettiği ilim, ruhsuz, maneviyatsız bilgi değil, bilakis Yaratan’ı düşünerek varlıkları incelemek ve inceledikçe, insanın Yaratan’a karşı sevgi ve saygısını artıran ilimdir. İnsanı nefsine ve şeytana değil Allah’a yaklaştıran ilimdir. Bu ilim, insanı inkâra değil, hikmetin mebdei imana götürür. Maddeye kulluğa değil, her şeyi sonsuz kudret ve hikmetiyle yaratan Allah’a şükre vardırır. Başıboş ve ifrat-tefritlerin gelgitleri arasında çeşitli zulümlere girip mahvolmaya değil, her ânın hesabını verme şuuruyla, ümit ve korku arasında dengeli ve mesut bir hayata götürür.

Kur’ân âyetlerinin yanında, Allah Resûlü’nün hadislerinde de hikmetin insanlara verildiğini görmekteyiz. Mesela, Peygamberimiz kesin olarak kıskanmayı yasaklamışken yalnız hikmette ve hayırda imrenme anlamında kıskanmayı hoş görmüştür: “Yalnız iki şeye haset (gıpta) edilebilir: Bir adam ki Allah, kendisine hikmet vermiştir, o adam bu hikmeti gereğince hareket ediyor ve bunu başkalarına da öğretiyor. Yine bir kimse ki, Allah kendisine mal vermiştir, o da malı Hak yolunda harcamaya koyulmuştur.” 18 Aslında, Allah Resûlü’nün, hikmeti “müminin kaybolmuş malı” olarak tanımlaması da, bu anlamda çok açık bir ifadedir.

İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. O halde Allah’ın Hakîm ve Alîm sıfatlarından yararlanmaya, ilim ve hikmet sahibi olmaya çalışmalıdır. Peygamberler yeryüzünde Kitap ve hikmetin en emin ve en samimi eşsiz temsilcileridirler. Onların en büyük vazifeleri de Kitap ve hikmeti öğretmektir. İnsan onlardan öğrendiği hikmetle kendini bütün kötü düşünce ve davranışlardan arındıracak, uzaklaştıracaktır. Eşyanın hakikatini idrâk edecek ve Hakk’a teslim olacaktır. O’na içten bağlanacak, masivaya bütün bütün kapanacaktır.

Tek Örnek Hz. Lokman
Kur’ân’da sadece kendisine hikmet verildiği belirtilen peygamberlerden değil, bunun yanında, kendisine hikmet verilmiş salih kimselerden de bahsedilmektedir. Ayette,

“Biz, Lokman’a ‘Allah’a şükret!’ diye hikmet verdik.” (Lokman, 31/12) buyrulmaktadır.

Burada kendisine hikmet verildiği belirtilen Lokman’ ın kişiliği hakkında çeşitli rivâyetler bulunmaktadır. 19 Tabiîn’den İkrime, Süddî ve Şa’bî, bu zatın peygamber olduğunu söylemişler ise de, İslâm âlimlerinin çoğunluğunun görüşü, onun salih bir kul olduğu noktasındadır. 20

Bu ayette geçen hikmet kelimesine farklı farklı anlamlar verilmiştir. Mücâhid’e göre Lokman’a verilen hikmet, nübüvvetin dışındaki akıl, fıkıh (anlayış), söz ve davranışta isabettir. Taberî’nin kanaati de budur. 21 Katâde ise, hikmeti İslâm’da fıkh (anlayış) olarak yorumlamıştır. 22 İbn Kesîr, Katâde’nin bu görüşünü naklettikten sonra burada hikmetin, fehm, ilim ve ta’bîr anlamına geldiğini belirtmektedir. 23 Beğâvî ise, bu âyette verilen hikmetin akıl, ilim, amel ve onunla her işte isabet etme olduğunu söylemektedir. 24 Beydâvî, Lokman’ın peygamber olmayıp, sadece bir hakîm olduğunu belirttikten sonra hikmetin genel tarifini şöyle yapmaktadır: “Hikmet, insanın nazarî ilimleri tahsil ederek, amel yönüyle de gücü nispetinde, faziletli davranışlara tam bir meleke kazanarak kemâle ermesidir.” 25

Kâsımî, bu anlamda hikmetin, ona, bir peygamberin lisanıyla veya ilham yoluyla veya -nebî olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre düşünecek olursak- vahiy kanalıyla verildiğini ifade etmektedir. 26 Hamdi Yazır, Beydâvî’nin tarifini aynen vermekte ve bunu şöyle açıklamaktadır: “Yani hikmet, gâh nazarî, gâh amelî olarak tarif edilirse de, tam manasıyla hikmet; illetleri ve sebepleri bilerek gayeye isabet edecek şekilde, ameli ilme, ilmi de amele tevfik etmektir. Bunun için kendine hikmet verilene birçok hayır verildiği beyan buyrulmuştur. Allah Teâlâ’nın, âlemde hikmetiyle koyup tahsis ettiği sebepleri ve hükümleri, yani kanunları keşfederek ondan bir takım ilmî sonuçlar çıkarma yeteneği, şüphe yok ki, Allah’ın büyük bir vergisidir. Hakîm olan kimseye yakışan da ilim ve amel bakımından bunun şükrünü yerine getirmektir.” 27

Râzî, bu âyette hikmeti “amelin ilme uygun gerçekleşmesi” şeklinde tanımlamaktadır. Ona göre buna muvaffak olan kimseye hikmet verilmiştir. Kim bir şey öğrenir, fakat kendi maslahat ve zararlarını bilmezse, o kimseye hakîm denilemez. O kimse ancak bu mevzuda gayretli sayılabilir. 28

Kur’ân-ı Hakîm, Lokman’ı hikmet sahibi yani bilen ve bildiğiyle amel eden bir bilge (hakîm) kimse olarak tanıtmaktadır. Kendisine verilen hikmet, müfessirlerin bu izahlarının hangisiyle anlaşılırsa anlaşılsın kavramın anlam alanı içindedir. Allah, kendisine hikmet vermiş, o bunu şükürle karşılamış ve pek çok hayra nail olmuştur. Kur’ân’da, hikmetin en büyük temsilcileri peygamberler arasında, hikmete mazhar kılınmış örnek tek kişi olarak, onlarla beraber anılmak, hatta bir sûreye isim olmak büyük bir hayırdır. Dolayısıyla Lokman örneği, hikmetin ne büyük bir hayır olduğunun ve insanı nasıl bir makama yükselteceğinin en açık örneğidir.

Lokman, bu manevî büyüklüğü ve bilgeliği ile her kültürde bilindiği gibi bizim kültürümüzde de tanınmaktadır. Fakat Arapçadaki “hakîm” kelimesi, Türkçede “hekîm”e dönüştürülerek “tabip” anlamına nakledilmiştir. Halbuki o, sahip olduğu akıl, fehm, ilim, amel ve tecrübeyle sadece ve öncelikle tıb alanında değil, aynı zamanda din, ahlak ve hukuk alanında da çevresindekilere rehberlik yapmıştır. Her alanda isabetli söz söylemiş, isabetli kararlar vermiş ve isabetli davranmıştır. Bu itibarladır ki, Kur’ân’ın sûreleri arasında yerini aldığı gibi insanların sînelerinde de yerini almıştır.

Lokman’ın Hikmetli Öğütleri
Lokman’a şükür için hikmet verildiği belirtildikten sonra, oğluna yaptığı hikmetli öğütlerinden ve onun sahip olduğu üstün ahlâka dair bazı örnekler de verilmektedir. Lokman Sûresinin, 13 ve 19. âyetleri arasında geçen bu hikmet örnekleri, Lokman’a verilen hikmetin mahiyetini ve tezahürlerini de ortaya koymaktadır. 29 Lokman, oğluna nasihat ederken;

1- “Evladım! dedi, sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13) Lokman’ın bu öğüdü, İsra sûresinde, “İşte bunlar Rabb’inin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” (İsra, 17/39) âyetiyle, hikmet olarak vasfedilen, yirmi beş emir ve nehyin başlangıcı “Sakın, Allah ile beraber başka Tanrı edinme, yoksa yerilmiş, bir kenara itilmiş vaziyette kalırsın.”(İsra, 17/22) emriyle birebir örtüşmektedir.


Şirk çok büyük bir zulümdür. Öncelikle bir zulüm, bir haksızlıktır. Çünkü zulüm, bir şeyi yerinden başka bir yere koymaktır. Allah’ın hakkını, Allah’tan başkasına vermektir. Bu yönüyle de hikmetin zıddıdır. Aynı zamanda “Gerçekten Biz, âdem evlatlarını şerefli kıldık.”(İsra, 17/70) âyeti gereğince, Allah’ın şerefli kıldığı, şeref verdiği insan nefsini mahluka ibadet ettirerek alçak ve zelil kılmaktır. 30 Bunun yanında şirk, insanın sadece kendi şahsına karşı bir tahkiri değil, her bir mahlukun hakkına, şerefine ve haysiyetine bir tecavüzdür. Kâinatın bütün kemâlâtına, ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlerine bir tecavüzdür. 31 Bu yönüyle de adâlet ve hikmetin zıddıdır.

2- “Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik, zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene babana şükret, unutma ki sonunda bana döneceksiniz.” (Lokman, 31/14) Lokman’ın bu ikinci öğüdü, onun ağzından çıkan bir söz değil, Allah’ın insana tavsiyesidir. Lokman’ın öğütlerini hikaye esnasında ve şirki yasaklamayı te’kid için, ara cümlesi halinde getirilmiş, başlı başına ilâhî bir kelâmdır. 32

Lokman’ın hikmetli öğütleri arasında yer alan bu husus da, İsrâ sûresinde hikmet olarak nitelendirilen bir konudur. “Rabb’in şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anaya, babaya güzel muamele edin...” (İsra, 17/23)

Yüce Allah, insana anne-babasına iyilik etmesini emretmiştir. Çünkü Allah’tan sonra insanın üzerinde en çok hakkı olanlar, anne-babasıdır. Annesi onu nice güçlüklerle önce karnında, sonra kucağında taşımış, iki yıla yakın emzirmiş, uzun süre ona bakmıştır. Eğer annesi ona böyle bakmasa, belki de canlıların en geç gelişeni olan zayıf insanın güçlenmesi; kendisini yönetecek, koruyacak duruma gelmesi mümkün olmazdı. Bunun yanında babası da annesiyle beraber onu korumuş, yetişmesine emek vermiştir. Büyüyüp gelişmesi için kendisine bu kadar emek veren, hizmet ve iyilik eden anne-babasının bu iyiliklerine karşı, onlara iyilik etmek, elbette insanın üzerine borçtur. İnsan, önce Allah’a, sonra ebeveynine karşı itaatle yükümlüdür. Bunu yapmayan kimse, er geç cezasını çeker. 14. âyetin sonunda yüce Allah, insanın, dünyada ebeveynine karşı davranışlarına dikkat etmesini tekid etmek üzere: (اِلَيّ المَصِيرُ) “Dönüş Banadır!” buyurmaktadır. Yani dünyada Allah’a ve ebeveynine karşı yaptıklarından, bir gün Allah’ın huzurunda hesap vereceğini hatırlatmaktadır. Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki; ferdin hem dünya hem de ahiret hayatı adına, aile ve cemiyetlerin de bugünü ve geleceği adına bu prensip önemli bir hikmettir. Denilebilir ki bu hikmeti kaybeden fert, dünya ve ukbasını kaybeder. Bu hikmetten mahrum aile, sevgi, şefkat, merhamet ve saadetini yitirir. Bu hikmetten yoksun toplum, emniyet, güven ve asayişten mahrum kalır. Tek cümleyle ifade edecek olursak, bu hikmeti gözetmeyen fert ve toplumlar dünya/ukba cennetini kaybederler.

3- “Eğer onlar hiç bir ilimde yeri olmayıp muhal olan şirki isnad ettirmek üzere bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme. Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık. Bana yönelen olgun insanların yolunu tut. Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben, işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.” (Lokman, 31/15)
Ebeveyne itaat önemli bir hikmettir. Öyle bir hikmet ki bu hikmetten daha nice hikmetlere ulaşılır. Fakat ebeveynin emirleri, Allah’ın emir ve nehiylerine ters düşerse bu konuda onlara itaat gerekmez. Çünkü Yaratan’a isyan olacak işlerde yaratılmışlara itaat edilmez. Yaratan’ın hakkı, anne-babanın hakkından üstündür. Şirk, Allah’ın nimetlerine nankörlüktür. Yüce Allah, müşrik anne-babası, bir kimseyi Allah’a şirk ve isyana sevk etmek istedikleri takdirde onlara itaat etmemesini emretmektedir. Fakat müşrik de olsalar dünya işlerinde anne-babasıyla iyi geçinmesini, onların gönüllerini kırmamasını; ahiret işlerinde ise, Peygamberin ve müminlerin yoluna uymasını emretmektedir. İslamî, insanî ve ictimaî açıdan baktığımızda bu hükmün, hikmetin ta kendisi olduğunu görürüz. Bu uygulamanın hikmetlerini saymak başlıca bir makalenin konusudur. Bu emre İslamî tebliğ ve irşat açısından da baktığımızda farklı hikmet ve güzelliklerle karşılaşırız. 15. âyetin sonunda yine insanların Allah’a döneceklerini, dünyada yaptıkları her şeyin kendilerine haber verileceğini hatırlatmaktadır. Böylece ayet, ahiret hesap ve sorumluluğunu düşünerek Allah’a ve ebeveyne karşı davranışlarına dikkat etmesi için insanı uyarmaktadır.

4- “Evladım, yapılan iş, bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah, onu meydana çıkarır. Allah öyle Latîf, öyle Habîr’ dir: İlmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder.”(Lokman, 31/16) İşte hikmetin başı bu şuur ve bu dikkattir. Bu hassasiyete sahip olabilmektir. Allah Resulünün ifadesiyle “hikmetin başı mehafetullahtır.” Nerede olursak olalım, Allah’ın emir ve yasakları karşısında takva ve istikamet içinde hareket etmeye gayret etmektir.

5- Beşinci öğüdünde, Lokman, oğluna namaz kılmasını, iyiliği emir, kötülükten men ve başına gelenlere sabretmesini öğütlüyor. Bunların yapılması gerekli önemli işlerden olduğunu şöyle vurgulamaktadır: “Evladım, namazı tastamam kıl, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren ağır işlerdendir.” (Lokman, 31/17)

Namaz bütün ibadetlerin piri ve İslamiyet’in de direğidir. Ankebût suresinde belirtildiği üzere “…muhakkak ki namaz, her türlü hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 2945) Bu fonksiyonuyla namaz hikmetin “bir kimseyi yanlışlardan alıkoyma, kötülüklerden menetme” anlamıyla birebir örtüşmektedir. Bu açıdan baktığımızda namaz, mü’mini hikmete ulaştıran bir kaynaktır. Gerçekten emredildiği şekilde ve sırf Allah’ın hoşnutluğu için eda edilen bir namaz, diğer bir tabirle ihlas yörüngeli, rıza hedefli kılınan bir namaz, bir de devam gözetilirse bugün olmasa da yarın mutlaka insanı ahlak dışı davranışlardan ve meşru olmayan işlerden alıkoyar. İnsanı fuhşiyattan alıkoyan bir ibadet, elbette evleviyetle şirk ve şirki işmam eden şeylerden, dalalet ve dalalete sürükleyen saiklerden de uzaklaştırır.

Lokman’ın, namazı tavsiyesinin arkasından iyiliği emir ve kötülüğü nehyi getirmesi de manidardır. Ayrı bir hikmettir. Çünkü emri bi’l-ma’ruf dinin müeyyidatındandır. Bir mümin şahsi istidat ve ferdî sorumluluğunu aşarak toplumdaki yanlışlıkları düzeltme yoluna girince, başına bir sürü gailelerin geleceği kaçınılmazdır. Nice yılların kazandırdığı alışkanlıkları terk edemeyen veya menfaati zedelenen kişi ve kuruluş varsa, hepsi ona karşı çıkacak ve onu baskı altına alacaklardır. İşte böyle bir durumda mümin, bütün bunlara direnip, çizgisini koruma mecburiyetindedir. 33 İşte çizgiyi korumada sabır, önemli bir dinamik ve önemli bir hikmettir. Zira tepkiler veya baskılar, tenkitler veya olaylar karşısında sabretmeyen kimse isabetli düşünemez ve isabetli karar veremez. Yani hikmete uygun hareket edemez. Diğer bir ifadeyle sabretmeyen hikmete ulaşamaz.

Ayrıca burada, hem namazın hem de iyiliği emir ve kötülüğü nehyin diğer ümmetler için de söz konusu olduğu vurgulanmakta ve bu aynı zamanda bir mümine hitap üslubu içinde sunulmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Lokman, daha önce oğlunu “Oğulcağızım, sakın Allah’a eş-ortak koşma; bilmelisin ki şirk büyük bir zulümdür.” diyerek onu münkeratın en büyüğü ve çirkininden vazgeçirdikten sonra, burada da ona İslam esaslarının en büyük rüknü ve cihadın hemen her zaman, herkes için geçerli bir buudu olan emr-i bi’lma’ruf nehy-i ani’l-münkeri hatırlatarak en önemli bir ibadetin yanında umum ubudiyetin müeyyidesine de dikkatleri çekip daha işin başında şer’î muvazenenin ehemmiyetini vurguluyor. “Başına gelenlere sabret, bunlar azim ve kararlılık gerektiren ağır işlerdendir” fermanına gelince, bu müstakil bir sorumluluk hem de önceki iki vazifeden ötürü başa gelmesi mukadder hadiselere karşı bir teyakkuz manasına gelmektedir. 34

6- Bu bölümde Lokman, insanlarla iletişimin ve onlarla beraber yaşamanın temel âdap ve kurallarına geçmektedir. Oğluna, herkesle eşit olduğunu ve ‘insanların içinde, insanlardan bir insan olmasını’ öğütlemektedir. 35 “Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürürken ölçülü, mutedil yürü. Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma. Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.”(Lokman, 31/18-19)
Bir önceki nasihatte beş öğüt emredilmişti. Bunlar:

1- Namazı hakkıyla ifa et.
2- İyiliği yay.
3- Kötülüğü önlemeye çalış.
4- Başına gelene sabret.
5- Azimli ve kararlı ol.
Bu iki âyette de Hz. Lokman, oğlunu dört şeyden sakındırmaktadır:
1- Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme.
2- Çalımlı çalımlı yürüme.
3- Yürürken mutedil yürü.
4- Bağırarak konuşma.

İsrâ sûresinde, hikmet olarak nitelendirilen âyetler arasında da kibir konusuna yer verilmiştir. “Hem kibirli kibirli yürüme! Zira ne kadar kibirlenirsen kibirlen, ne yeri yarabilirsin, ne de dağların boyuna erişebilirsin. Böylesi davranışların hepsi kötü olup, Rabb’inin nazarında hoş görülmeyen şeylerdir.” (İsra, 17/37-38)

Hz. Lokman’ın “Yürürken ölçülü, mutedil yürü.” öğüdünde, aslında âyetin siyak ve sibâkı gösteriyor ki; buradaki mesele, ne adım ne de yürüyüş şeklidir. Hızlı veya yavaş yürümenin kendisinde, ahlâken hatalı bir şey olmadığı gibi, yürümek için konmuş bir kural da olamaz. Bir kimsenin acelesi varsa hızlı yürümek zorundadır. Bunun yanında şöyle bir dolaşmaya çıkan birinin yavaş yürümesinde ise herhangi bir sakınca yoktur. Mutedil yürüme için bir ölçü bulunsa bile her şahıs ve her zaman için geçerli bir kanun konamaz. Âyette asıl kastedilen, kibirli kibirli yürüyen kimsenin ruh durumunu ıslahtır. Bir kimsenin kibir ve gururu, onun ruh halini ve kibrinin sebebini gösteren yürüyüş biçiminde, adım atışında yansır. Servet, iktidar, güzellik, bilgi, kuvvet ve bu tür şeyler, insanı gururlu kibirli, hâle getirir ve her biriyle birlikte oluşan bir yürüyüş biçimi vardır. Buna mukabil bir tevazu gösterisi içinde yürümek de bir başka ruhî hastalığın sonucudur. Bazen bir insanın kendini beğenmişliği gösterişe kaçan bir tevazu, takvâ ve dindarlık şeklini alır ve bu durum, yürüyüşünde yansır. Yine bazen insan, bu dünyanın sıkıntılarından öyle bunalır ki, dünyaya küser ve hasta kimseler gibi yürümeyi âdet edinir. İşte Lokman’ın demek istediği şudur: “Bu akıl ve ruh durumlarından kaçın; gösterişsiz, mütevazı ve vakur bir kimse gibi yürü; yürüyüşünde ne her hangi bir gurur ve kibir gösterişi olsun, ne acziyet ifadesi ve ne de bir takvâ tevâzu gösterişi.” 36

Hz. Lokman’ın burada saydığı esaslar aslında İslam’ın temel emirlerindendir. Sözgelimi namaz, İslâm’ın başta gelen önemli şartlarından biridir. İyiliği emir, kötülüğü nehiy Kur’ân’ın daima üzerinde durduğu, müminlerin önemli özelliklerinden bir tanesidir. Diğer daha çok ahlâkî olan bazı tavsiyelere gelince, bunlar iman eden bir insanın sahip olması gereken temel vasıflardandır. Bunlar, insanın diğer bütün davranışlarıyla da irtibatlıdır. Dolayısıyla mümin, hayatının her alanında ve her anında kitap, sünnet (hikmet) ve Kitap ve sünnete uygun ibadeti de içine alan adalet üzere hareket edecek, bu sayede ifrat ve tefrite düşmekten kurtulacak, istikâmet üzere yaşayacaktır. Bu istikâmet, her müminin, günlük beş vakit namazında kırk defa Allah’tan talep ettiği “Sırât-ı Mustakîm”dir.

* Araştırmacı Yazar
skuzu@yeniumit.com.tr


DİPNOTLAR
1 İbn Fâris, Ahmed b. Zekeriyya, Mu’cemu mekayisi’l-luğa, hkm md., (thk. Abdusselam Muhammed Harun), Beyrut 1991; İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, hkm md., XII, 141, Kahire ty.
2 İbn Manzûr, hkm md., XII, 140.
3 İbn Manzûr, hkm md., XII, 143.
4 İbn Düreyd, hkm md.
5 İbn Manzûr, hkm md., XII,140
6 İbn Düreyd, hkm md.
7 Zebîdî, hkm md., XVI, 160.
8 İbn Manzûr, hkm md. XII, 143; Zebîdî, hkm md., XVI, 161, 141.
9 Cevherî, hkm md.; İbn Manzûr, hkm md., XII, 143.
10 Bu tanımlar için bkz., Taberî, III, 90-91; Semerkandî, I, 231-232; Beğâvî, I, 334; Kurtûbî, III, 213-214; Ebû Hayyân, II, 320; İbnu’l-Cevzî, I, 324.
11 Yazır, Hamdi, II, 915-926.
12 Yazır, Hamdi, II, 913-914.
13 İbn Mâce, Dua, 3; Münâvî, IV, 108.
14 Münâvî, III, 574. Münâvî hadisin sahih olduğunu belirtmektedir.
15 Said Nursî, Münazarat, s.1956.
16 F. Gülen, Fatiha Üzerine Mülahazalar, s. 26
17 Nursî Said, Sözler, s. 640, Sözler Yay. İstanbul 1989
18 Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 267.
19 Lokman ibn Bâurâ, Âzer evladından olup, Eyyûb (a.s.)’ın kız kardeşinin veya teyzesinin oğlu olduğu söylenmektedir. Bunun yanında farklı rivâyetler arasında Sudan’lı veya Habeş’li bir köle olduğu da yer almaktadır. Bin sene yaşadığı ve Dâvud (a.s.)’ın dönemine yetiştiği, ondan ilim aldığı ve İsrâiloğulları içinde kadılık yaptığı rivâyet edilmektedir. Bu rivâyetler ve bu konu hakkında daha geniş bilgi için bkz., Zemahşerî, III, 23; İbn Kesîr, VI, 336-338; Çakmakçı, Cevdet, Lokman Bibliyografyası, İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, sayı, 4, s. 295-302, Ankara Üniv. Basımevi 1980.
20 Taberî, XXI, 67; Semerkandî, III, 20; Beğâvî, VI, 286; Zemahşerî, III, 231; Tabersî, V, 51; İbnu’l-Cevzî, VI, 317; Kurtûbî, XIV, 41; İbn Kesîr, VI, 337; Kâsımî, XIII, 4796; Âlûsî, XXI, 82-83; Yazır, Hamdi, VI, 3842.
21 Taberî, XXI, 67; Semerkandî, III, 20; Âlûsî, XXI, 83.
22 Taberî, XXI, 67; İbn Kesîr, VI, 338.
23 İbn Kesîr, VI, 286. Kanaatimce burada “ta’bîr” kelimesinden kastedilen, “te’vîlu’l-ehâdîs” yani olayların isabetli yorumlanmasıdır.
24 Beğâvî, VI, 286.
25 Beydâvî, II, 227.
26 Kâsımî, XIII, 4795-4796.
27 Yazır, Hamdi, VI, 3842-3843.
28 Râzî, VI,733-734.
29 Kutub, Seyyid, V, 2781.
30 Yazır, Hamdi, VI, 3844.
31 Nûrsî, Said, Şuâlar, s. 11.
32 Kurtûbî, XIV, 43; İbn Âşûr, XXI, 156; Zuhaylî, XXI, 147; Mevdûdî, IV, 295; Yazır, Hamdi, VI, 3844.
33 Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, II, 320
34 Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, II, 320
35 İbn Âşûr, XXI, 166.
36 Mevdûdî, (Lokman, 19’da) IV, 331-332.

24 Ekim 2008 Cuma

17 Ekim 2008 Cuma

Hanım Sahabeler

(SonPeygamber.info Sitesi'nden...)

Havva Ergene Işık, Gül Yurdu Yayınları - 2007

Teknolojinin bütün ilerlemişliğine rağmen günümüz insanının "insanlık nokta-i nazarından" kendine bir model arayışı devam etmektedir. Bu, insan olmanın da bir gereğidir; çünkü insan, diğer yaratılmışların aksine, bazı donanımlarını, yaşadığı müddetçe, diğer insanlarda görüp kendi hayatına tatbik etmek suretiyle kazanır.

Diğer yandan, gazetelerin üçüncü sayfaları söz, hal, tavır ve davranışlarıyla model kabul edilen insanların bataklığa sürüklediği hayat trajedilerine ayrılmış durumdadır. Bu durumda, çoğu zaman gencecik insanların uyuşturucu batağına, zihnî buhranlara, hapishane köşelerine düşmelerine, dünya ve ahiret hayatlarının mahvına sebep olan bir yanlış model probleminden söz etmek mümkündür.

Tablo ümit kırıcı görünmesine rağmen, bir çıkmaz sokağın pazıllarını birleştirmek değildir gayretimiz. Her şeyden önce, yaşlı dünyanın simasında parlayan bir asr-ı saadet hakikati ve kadınıyla erkeğiyle, "hangisine tutunulursa doğru yolun bulunacağı" müjdesinin öznesi olan bir mübarek topluluk vardır: Sahabe-i Kiram

Bu model toplulukla ilgili pek çok rivayet değişik eserlerde yer aldı. Örnek hayatları ciltlerle anlatıldı; Fakat belki gözden kaçan bir nokta vardı ki, bu nokta araştırmacı yazar Havva Ergene Işık'ın "Hanım Sahabeler" adlı eserinin çıkış noktası oldu. Bu konuda Işık, şunları söylüyor "Erkek sahabelerin hayatları kaydedildiği ve sürekli anlatıldığı halde, hanım sahabeler çok fazla kayıtlara geçmemiştir. Birçoğunun kaynaklarda sadece ismi vardır. Yaşadıkları adına, tek kelime bulmak neredeyse mümkün olmamaktadır. Oysa; Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde yaklaşık yüz bin sahabenin varlığından söz edilmektedir. Bunu düşündüğümüzde, bir o kadar da hanım sahabenin varlığı muhtemeldir. Buna rağmen, bugün bize ulaşanlar çok az. Kaynaklardaki bu sınırlı sayıda bilgiler üzerine ise çok ciddi çalışmaların yapıldığını söylemek mümkün değil. Bazen, birkaçının erkek sahabelerin arkasından ismi zikredilmiş; bazen de bir kısmı ele alınarak bir el kitapçığında toplanmış. Önümüzdeki bu örnek şahsiyetlerin varlığını bilen ve onları yıldız yapan güzelliklerle yaşamını süslemek isteyen her inançlı hanım gibi ben de, onların hayatları hakkındaki çalışmaların eksikliğini fark edince, bu eksikliği nispeten gidermeye vesile olur ümidiyle, hem kendi adıma hem de diğer Müslüman hanımlar adına böyle bir çalışmaya yöneldim."

Havva Ergene Işık; en zor şartlar altında, bütün tehdit ve tehlikelerin varlığına rağmen iman eden bu hanımların örnek hayatlarının günümüz insanına bir örnek teşkil etmesi; kadın erkek eşitliğinden bahsederek İslâm'a saldıranların haklı olmadıklarının görülmesi; İslâmî aile hayatının pratikte nasıl yaşanacağının örneklerle gösterilmesi gibi pratik faydaların yanında eserinin bu mübarek ve mualla şahsiyetlere bir vefa borcu olduğunu da ifade ediyor.

10 Ekim 2008 Cuma

KUR’ÂN AÇISINDAN İLİM

Prof.Dr. Suat YILDIRIM, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
Yeni Ümit 76, Nisan- Mayis-Haziran 2007


Kur’ân-ı Kerim’e göre insanı mümtaz kılan özelliklerin başında ilim kabiliyeti gelir. Beşeriyete verilen bu kabiliyet, insanların atası olan Hz. Adem (a.s.)’a, varlıkların isimlerini öğretme ile başlamıştır. Allah, yeryüzünde Kendisine vekil olacak bir mahluk yaratacağını bildirdiğinde melekler bundan hoşlanmadıklarını ifade ettiler. Allah, yaratacağı mahlukun bu işe layık olduğunu belirterek, ‘Ben, sizin bilemediğiniz çok şeyi bilirim.’ buyurdu. “Ve Adem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek, ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım.’ dedi. ‘Sübhansın ya Rab! Sen’in bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sen’sin.’ dediler. Allah, ‘Adem! Varlıkların isimlerini onlara sen bildir!’ dedi. O da isimleriyle onlara bildirince Allah buyurdu: ‘Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim. Hem Ben sizin gizli-açık yapmakta olduğunuz her şeyi bilirim.’ O vakit meleklere, ‘Adem’in önünde eğilin!’ dedik. İblis dışında hepsi secde ettiler.” (Bakara, 2/30-34) Bunun anlamı şudur: Allah, insanlığa kapsamlı bir ilim kabiliyeti vererek Kendisinin isim ve sıfatlarının tecellisi olan hadsiz kâinat üzerinde tasarruf imkanı vermiş ve evreni onlara amade kılmıştır. Hz. Adem’e öğretilen, dünyanın sonuna kadar onun neslinden gelecek olan bütün insanlığa verilen ilim kabiliyetidir.1 Beşeriyetin gerçekleştireceği bütün maddi ve manevi gelişmeler, bunun neticesidir.

Kur’ân-ı Hakîm bazen münferit, cüz’i hadiseler zikrederek onun arkasındaki küllî düstura, ana prensibe dikkatleri çeker. Nitekim melaikenin Hz. Adem (a.s.) karşısındaki tutumları ve ona isimlerin öğretilmesi münferit bir olaydır. Ama onun ötesinde Allah Teala’nın insan nev’ine verdiği çok kapsamlı kabiliyetler sayesinde onun önüne, hadde, hesaba gelmez muazzam bir ilim âlemi açtığına, o ilimleri öğrenme ve adeta sınırsız denilebilecek kâinatı yönetme, orada istediği gibi tasarrufta bulunma özelliğine işaret eder. Böylece bu cüz’î hadisenin arkasındaki ana prensibe dikkat çeker. İnsan bu dünyaya ilim ve dua ile tekâmül etmek için gönderilmiştir. Mahiyet ve kabiliyet itibariyle her şey ilme bağlıdır.2 Bütün hakiki ilimlerin esası ve ruhu, Allah’ı tanımaktır. İlim ve marifetin kaynağı, Allah’ın güzel isimleridir. Her bir ilmin, her bir fennin hakikati, Allah’ın bir ismine istinad eder. Mesela: İlimler, O’nun el-Alîm isminden, hikmetler O’nun el-Hakîm isminden kaynaklanır. Tıp ilmi, O’nun Şâfî ismine dayanır. Hayat taşıyan bütün canlı varlıklar O’nun Hayy ve Muhyi isminin tecellisidirler. Bu şuur, kâinatı Allah namına okuma gayreti ve eğitimi verir. Onun için Kur’ân, ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku!’ hitabıyla başlamıştır.3 Demek istenilen, nasıl olursa olsun bir okuma olmayıp, “Rabbisinin adıyla” bir okumadır.

Kur’ân nazarında Rabbimizi bize tanıtan iki kitap vardır: Birisi, “Bakılan, incelenen tekvinî kitap”, diğeri, “Okunan, tenzilî kitap”tır. Kur’ân, her iki kitabın da birimlerine “ayet” adını verir. Kâinatı ve insanlığı yaratan Yaratıcı, evreni mükemmel bir ilim ve sanat harikası olarak yaratmış, isim ve sıfatlarını onunla tanıtmış, oraya nihayetsiz imkânlar yerleştirmiştir. Bunu yaratmaktan maksatlarını ve bundan istifade yollarını göstermek için de “kullanma kılavuzu” olarak “tenzilî kitabını” göndermiştir. Böylece Kur’ân’a göre, bilimsel gerçekle dini gerçek şeklinde iki ayrı gerçek değil, tek gerçek, tek kaynak vardır. Bu anlayış, yani bilimsel bütünlük anlayışı, İslâm dininin temel akidesi olan “tevhid”in, Allah’ın birliğinin neticesidir.

Rabbimiz bununla yetinmemiş, bu iki kitabın manalarını, onları nasıl okumak gerektiğini öğrettiği, model olarak yarattığı bir öğretmeni, rehberlik ve uygulamayı gösterme gayesiyle görevlendirmiştir. Çünkü öğretmensiz bir okul düşünülemez. Öğretmensiz kitap, manasız bir eşya olur. Yazıyı, okumayı, doğru düşünme yollarını gösteren bir rehber şarttır. Bundan ötürü Hz. Peygamber (aleyhisselam) ‘Ben, ancak öğretmen olarak gönderildim.’ demiştir.4 Aslında bütün peygamberler de böyledir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.), nübüvvet binasının son tuğlası olduğunu belirtmiştir. Allah O’na ve O’na tâbi olarak bütün mü’minlere şöyle dua etmelerini emretmiştir: “Ya Rabbi! Benim ilmimi artır!” (Taha, 20/114) Hz. Peygamber bir duasında ‘Ya Rabbi! Bana varlıkların hakikatini olduğu gibi göster!’ diyerek sırf gerçek peşinde olmayı ideal olarak göstermiştir. Keza ‘İki günü eşit olan (yani her gün ilmini artırmayan) aldanmıştır.’ buyurmuştur. Bedir savaşı esirlerinden yazı bilenlere, on Müslümana yazı öğretmeyi kurtuluş fidyesi yapmış, yazı öğreten esirleri serbest bırakmıştır.

Gerçekten, Kur’ân’ın ilme tahsis ettiği pek geniş bir alan vardır. Usandırmamak için bunlardan sadece birkaç tanesini zikretmekle yetinmek istiyorum:
وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً
“Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi azaların hepsi sorguya çekilecektir.” (İsra, 17/36) Şu halde insan daima hakikat peşinde, gerçek bilgi peşinde olacaktır. Tam bilgi edinmediği takdirde sorumlu olacaktır.
قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “De ki: İddianızda tutarlı iseniz delilinizi ortaya koyun!” (Bakara, 2/111) Öyle ise bilgi veya belgeye dayanmayan tez geçerli olamaz, mücerret iddiadan ibaret kalır. إِنَّمَا يَخْشَى الله مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lazım geldiği tarzda tazim ederler.” (Fatır, 35/28)

Bu ve benzeri ayetlerden çıkarılan prensiplerle Kur’ân, İslâm medeniyetinin başlıca kurucusu olmuştur. Nahiv, Sarf, Lügat, Belagat, Tefsir, Hadis, Kelam, Kıraat, Fıkıh, Feraiz, Tasavvuf, Ahlak, Hat, Tezhip gibi sayısız ilimler Kur’ân’dan kaynaklanmıştır. Kur’ân’ın, ilimlerin esası olması, elbette ayrıntıları öğretme şeklinde olmamıştır. O, temel prensipleri vermiştir. Kur’ân’ın verdiği teşvik ve hareketle Müslümanlar diğer medeniyetlerdeki ilimleri de alıp özümsemişler, sadece taklit şeklinde almayıp kendilerine mal etmişler ve kısa zamanda o ilimlerde de öncülüğü ele almışlardır. 9. yüzyılda mesela tıp veya astronomi biliminin meseleleriyle meşgul olan bir bilgine ne yaptığı sorulduğunda o, tereddüt etmeden ‘Kur’ân’ı tefsir etmeye çalışıyorum.’ diyebiliyordu. Başka medeniyetlerden ilim almaya İslâm’da engel yoktur, bilakis teşvik vardır. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Nerede bulursa onu almaya en layık olan odur.”5 demiştir. Böylece Müslümanlar miladi 8. asırdan takriben 16. asra kadar tabiat bilimlerinde de öncü olmuş, Avrupa rönesansının başlıca faktörlerinden olmuşlardır. Gazzali’nin (v. 1111) el-Munkız mine’d-dalâl (Yanlışlıktan Kurtaran) adlı kitabı Kur’ân’ın verdiği bilimsel metodu güzel bir şekilde özetler. R. Descartes’in (ö. 1650) Discours de la methode (Metot Üzerine Konuşma) eserinde Gazzali’nin etkilerini öne süren birçok araştırmacılar vardır. Metodik şüphe, kesin bilgilerden hareket ederek yola çıkma, analiz, deney, sonunda kontrol etme gibi metod unsurları bakımından, bu iki eser arasında ilginç paralellikler bulunmaktadır. Alman oryantalisti C. Brockelmann’ın Geschichte der Arabischen Litteratur (Arapça Yazılmış Kültür Mirası) adlı beş ciltlik eseri ile Frankfurt Üniversitesinde çalışan Türk bilim adamı Fuat Sezgin’in Geschichte des Arabischen Schrifttums adlı on iki ciltlik eseri, günümüze ulaşan İslâm bilim mirasını yeterince gösteren kitaplar sözlüğünü teşkil ederler. Bu eserler, İslâm tarihinin ilk asrından itibaren o devirlerde mevcut bütün ilimlere dair yazılıp da bugün elimiz altında olan on binlerce kitap hakkında çok kısa bilgi verirler.

“İlm” maddesi, Kur’ân-ı Hakîm’de en çok kullanılan birkaç kökten biri olup çekimleri ve müştaklarıyla beraber yaklaşık dokuz yüz defa varid olmuştur. Kur’ân kelimelerinin toplamının 78.000 kadar olduğunu düşünürsek, yaklaşık her 90 kelimeden birinin ilmi hatırlattığını, bunun da çok dikkate değer bir sıklık teşkil ettiğini görürüz. İlim, bir şeyi tam, mükemmel bir şekilde bilmektir.6 Bu kökten gelen Âlim ismi, Kur’ân’da 153 yerde Allah’ı tavsif etmiştir. El-Alîm: “Olmuşu, olmakta olanı ve gelecekte olacak şeyleri bilen, Kendisine kâinattan hiçbir şey gizli kalmayan ve ilmi küçük-büyük, zâhir-bâtın, gizli-açık her şeyi kuşatan” tarzında tarif edilmektedir.7 Ma’rife, şu’ur, fıtna, akl, va’y, der’, idrak vb. gibi Arapçada bilmeyi ifade eden kelimeler, ilmin özel şekillerine delalet ederler. Cenab-ı Allah’ın, bilmesini ilm kavramı ile ifade edip, öteki kavramları Kur’ân’da insanlar için irad ettiği halde, Kendisine bir defa dahi izafe etmemesi, elbette dikkate alınması gereken bir husustur. Az önce saydıklarımızdan fıtna maddesi Kur’ân’da yer almaz. İdrak ise yalnız bir yerde gelmiş ise de8 müşakele babından kullanılmıştır, mutlak olarak Allah Teala’ya izafe edilmemiştir. Dolayısıyla Kur’ân’ın, az önce zikrettiğimiz dünya çapındaki büyük ilmî inkılabı gerçekleştirmesinin tamamen makul olduğunu, bunda şaşılacak bir tarafın bulunmadığını anlayabiliriz.

Âlimler, erken bir dönemden beri, Kur’ân’ın öğretmesiyle varlığı: 1- Vacip (zorunlu) 2- Müstahil (imkansız) 3- Mümkin olarak üç kategoriye ayırmışlardır. Vacip olan Uluhiyet dışındaki pek geniş varlık alanının mümkinattan olduğunu görerek, Uluhiyet dışında her şeyin imkan dünyasında yer aldığını kabul etmişlerdir. Mesela insanın havada uçmasının, denizin tutuşup yanmasının, seslerin ve görüntülerin çok uzak yerlere ulaşmasının mümkinattan olduğunu, imkânsız olmayan her şeyin ise gerçekleştirilebileceğini söylemişlerdir. Onlara bu geniş ufukları açan, elbette Kur’ân olmuştur. Keza Kur’ân’dan aldıkları ders ile âlimler bilgi kaynaklarını şunlara hasr etmişlerdir: 1- Akıl 2- Haber-i sadık (vahiy) 3- Duyular ve deney. Bunların ne derece sağlam esaslar olduğu meydandadır (Keşif ve ilhamın, sadık rüyanın dini hayatta yeri olmasına rağmen ilim sebepleri arasında yer verilmemesi, İslâm âlimlerinin ölçülerinin ne derece objektif, sağlam ve evrensel olduğunu ortaya koymaktadır).

Kur’ân’ın ana konularının şu dört konu olduğunu söyleyebiliriz: 1- Gökleri ve yeri yaratan Allah’ı mükemmel sıfatlarıyla tanıtma, ibadetin yalnız O’na yapılması gerektiğini bildirme. 2- Allah’ın mesajlarını insanlara ulaştıran peygamberlere inanma. 3- Dünya hayatındaki inanç ve davranışların karşılıklarının verileceği ebedi ahiret hayatına inanma. 4- İnanç, fikir, davranışlarda, Allah ve diğer insanlarla ilişkilerde dürüstlük, adalet, en dengeli tutum içinde olma.

Son, yani dördüncü konu kapsamına giren başlıca beş temel maksat vardır:

1- Hayat. Allah’ın yarattığı her insanın yaşama hakkı vardır. Bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibi ağır bir günahtır. Hayatı korumak için gerekli tedbirler alınmalıdır.

2- Her insanın inanç hakkı vardır. Allah dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak için insanlığa din yolunu göstermiş, ibadetler koymuştur. Gerçek din bellidir. Bununla beraber insanların, dünya hayatında bunu kabul etmeyip başka dinleri seçme ve uygulama hakları da vardır.

3- Fikir hürriyeti. Akıl, Allah’ın insana verdiği en büyük nimetlerdendir. Sorumluluk ve yükümlülüğün esas kriteridir. Aklı korumak ve geliştirmek gerekir. Bu sebeple baskı, sarhoşluk verici madde kullanımı, uyuşturucu vs. günahtır. Eğitim, öğretim, fikir ve ifade, basın ve yayın özgürlükleri bu kapsamdadır.

4- İnsan neslinin devamı için aile esastır. Maddi ve manevi huzur ortamı sağlayan aile kurumunu koruma, geliştirme gereklidir. Bu kurumu tehdit eden zina, kürtaj, eşcinsel beraberlik günah sayıldığı gibi bu aileyi koruma için çok düzenlemeler yapılmıştır.

5- Ferdi mülkiyet hakkı vardır. İnsanlara çalışma, iş kurma gibi meşru imkanlar vermek gerektiği gibi başkasının malını gasp, rüşvet, hırsızlık, faizcilik, israf da günahtır.

Böylece insanlığın temel hak ve özgürlüklerinin ilahi vahye dayanarak insanlığa verildiğini görmekteyiz. Bu durum Kur’ân’da olduğu gibi, Allah tarafından daha önce gönderilen semavi kitaplarda da bildirilmiştir. Hatta ilk insan ailesinden itibaren mevcuttur. İlk insan Hz. Adem, aynı zamanda ilk peygamberdir. Temel beşeri sosyal değerlerin yani din, hayat, ilim, lisan, aile kurumlarının o zamandan beri bulunduğu aşikârdır. Bundan ötürü, insanlık tarihinin başlangıcında vahşet değil, medeniyet vardır. Seküler sosyolojinin iddiasıyla, Kur’ân sosyolojisinin arasındaki bu temel farka dikkat çekmeye, Müslümanlar olarak büyük önem veriyoruz. Belirtmeye gerek yoktur ki bu kurumların ilk çekirdeklerinin başlangıçta Allah tarafından ilham edildiğini söylemek istiyorum. Yoksa Allah’ın hayata ve beşeriyete tekâmül kanunu koyduğunu inkâr etmiyorum. Yüce Yaratıcı, insanlığı yaratmasından itibaren bir gelişme sürecine koymuştur. Dolayısıyla gelişme yavaş yavaş olmuştur. Bu bir realite olduğundan bunu tasrih etmeye gerek bile yoktur.

Kur’ân, insanı bedeni ve ruhu ile bir bütün kabul eder, her ikisinin ihtiyaçları arasında bir denge gerçekleştirir. İnsan ruhunu ancak ilahi din tatmin eder. Din, kalp, ruh ve akıl işidir. Kur’ân; insanın Rabbi ile, yakın çevresi, milleti ve nihayet bütün insanlık ile barış (selam) içinde yaşamasını öğretir. Dinin adı olarak İslâm “barış” demektir. Allah’ın isimlerinden biri “Selam; esenlik, barış veren”dir. Müslümanların aralarındaki iyi dilek temennisi “selam”dır. Ebedi cennetin adı “Daru’s-selam” (barış yurdu)’dur. Fertlerin ve toplulukların birlikte yaşayabilmeleri, birbirlerine bağlanmaları, birbirleriyle yardımlaşmaları, ancak dini terbiye ile yetişmeleri sayesinde mümkündür. Hayatı devam ettirmek için gerekli sevgi, şefkat, sabır, fedakarlık, dürüstlük, hayır, yardımlaşma gibi bütün faziletler, sadece dinden kaynaklanır. Bu erdemler dünyadan çekilirse hayat, sadece egoların maddi tatmininden ibaret kalır. Dini şuur olmayınca fazilet duyguları söner. Hayat yalnız ekmek ve kemik kavgasına raci olur.

Kur’ân’ın fazilet kavramına bakışını, nisbeten uzun olan şu bir tek ayete bakarak anlayabiliriz: “Fazilet, yüzlerinizi ibadet esnasında doğuya ya da batıya çevirme değildir. Lakin fazilet Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara iman eden; hoşlandığı malını Allah’ı hoşnud etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, gariplere, isteyenlere, hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla yerine getirip zekatı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır inançlarında samimi olanlar ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunanlar.” (Bakara, 2/177)

Kısaca arz edecek olursam Kur’ân; zina, sarhoşluk, terör, adam öldürme, işkence, yalan, iftira, zulüm, aldatma, israf, hırs, hıyanet, faizcilik, zayıfları sömürme, riya, gıybet vs. gibi toplumu kemiren her türlü kötülüğü yasaklamıştır. Dürüstlük, şefkat, fedakarlık, adalet, ahde vefa, iffet, sabır, yardımlaşma, tevazu, cömertlik vs. gibi faziletleri vurgulamıştır. Bütün bunlar akıl ve ilme dayandığından İslâm, ‘menat-ı teklif, akıldır.’ demiş, insanların dinen yükümlü olmasını akla bağlamıştır.

Kur’ân bilime karşı çıkmaz, araştırmaları engellemez. Bilakis ilim öğrenmeyi, öğretmeyi, aklı ve fikri çalıştırmayı teşvik eder. Tabiatı delil getirerek, tabiatın ötesinden haberdar eder. Yüce Yaratıcıya delil olması yönünden tabii bilimlerin alanına giren konulardan bahs eder. İma yoluyla o bilimlerde ortaya çıkan bazı keşiflere değinir. Kur’ân vahyinin kaynağı akıl değildir; fakat onun hükümleri makuldür, akıl ile anlaşılabilir. Ama bununla beraber, bir bilim kitabı gibi ayrıntılı olarak bilimleri öğretmez. Onları insanların akıllarını kullanmalarına ve tecrübelerine havale eder.

Hülasa Kur’ân, kendisine inananlar nezdinde, hangi yönden bakılırsa bakılsın, tutarlı bir metindir. Üstünde vahiy parıltıları fark edilir. Arkasında akli delillere dayanır, onlardan kuvvet alır. Ön tarafındaki hedefi, beşeriyetin dünya ve ahiret mutluluğu gibi en yüksek bir ideale yönelir. Sağına aklın ikrarını alır. Solunda kalp ve vicdanın tanıklığına başvurur. Müslümanın Kur’ân’da bulduğunu, bazen gayrimüslim okuyucular göremeyebilirler. H. Corbin9 eserinde bu konuda şöyle önemli bir hatırlatma yapar: “Kur’ân, şematik indeksi çıkarılmakla anlaşılmaz. Biz Avrupalıların herhangi bir kavramı Kur’ân’da bulup bulmamamız o kadar önemli değildir. Önemli olan, ona inanan ve onu uygulayan Müslüman şuurunun o meseleyi Kur’ân’da bulmasıdır.”


DİPNOTLAR
1 B. Said Nursi, Sözler, s. 323, Işık Yay., İstanbul-2002.
2 B. Said Nursi, a.g.e., s. 412.
3 Alak, 96/1.
4 İbn Mace, Mukaddime 17.
5 Tirmizi, İlm 19; İbn Mace, Zühd 15.
6 Firuzabadi, Besair, IV, 88, Kahire, 1393, Nşr. M. A. en-Neccar.
7 M.Murtaza ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, İlm maddesi.
8 Bkz. En’am 6/103.
9 Histoire de la Philosophie Islamique (İslâm Düşüncesi Tarihi), Paris-1964
.

Fihrist